Ecz. Erdal Kart

Yardımcı Eczacılık Sistemi Nereye Koşuyor?
2.Bölüm: Gençlerin Sesi

İlk yazımda, yardımcı eczacılık sisteminin kâğıt üzerindeki iyi niyetli başlangıcından, şimdilerde gelinen ekonomik ve yapısal çıkmaza uzanan serüvenini anlatmaya çalışmıştım.

Bugün ise mikrofonu bu sistemin en doğrudan muhatabı olan, geleceği bugün alınan kararlarla şekillenen genç meslektaşlarımıza, yeni mezunlarımıza uzatıyoruz. Onların hikayesi genellikle yüksek bir üniversite sınav puanıyla, büyük hayallerle başlıyor. Fakülte sıralarında dirsek çürütülen, uykusuz gecelerle taçlanan o zorlu beş yılın sonunda mezuniyet kepi havaya fırlatılıyor; ancak o an pembe tablolar yerini sert bir gerçekliğe bırakıyor. Gençlerin karşısında, adeta bir labirent gibi duran ve çıkışı pek de görünmeyen bir yardımcı eczacılık sistemi beliriyor.

Türk Eczacıları Birliği’nin ilan ettiği atama listelerinde ismini görmek, ilk başta bir umut ışığı yaksa da bu ışık çoğu zaman eczane kapısında sönüyor. Genç meslektaşlarımızdan en sık duyduğumuz serzeniş, "atandım" sevincini yaşadıktan kısa bir süre sonra eczacıların ekonomik gerekçeleri öne sürerek kendilerini geri çevirmesi oluyor. Bu durum sadece bir iş kaybı değil, aynı zamanda zorunlu deneyim sürecinin aksaması ve mesleğe daha ilk adımdan "istenmeyen kişi" psikolojisiyle başlamak anlamına geliyor. Sürekli bir belirsizlik ve reddedilme duygusu, mesleki heyecanı daha başlamadan ciddi şekilde törpülüyor.

Sistemin genç bir eczacı için belirlediği asgari ücretin 1,5 katı tutarındaki taban ücret ise bugünün Türkiye’sinde maalesef bir geçim kapısı olmaktan uzaklaşıyor. Özellikle büyükşehirlerdeki hayat pahalılığı göz önüne alındığında, beş yıllık ağır bir eğitimin ve omuzlanan tıbbi sorumluluğun karşılığı bu olmamalı. Birçok genç için bu rakam, emeğin değersizleşmesinin ve sistemin kendilerini "ucuz iş gücü" olarak görmesinin en somut göstergesi haline gelmiş durumda. Çalışma koşulları ve mesai saatleri de genellikle bu ücretle orantılı gitmeyince, mesleki değer erozyonu kaçınılmaz oluyor.

Belki de en derin yara, yardımcı eczacılık sürecini tamamlayan bir gencin önünde yükselen o aşılmaz duvarlarda açılıyor. Nüfus kotası nedeniyle kalabalık ve gözde yerlerin çoktan dolmuş olması, yeni bir eczane açmayı imkânsız hale getiriyor. Bir boşluk bulunsa bile, telaffuz edilen ruhsat ve devir bedelleri milyonlarla ifade ediliyor. Ailesinden ciddi bir sermaye desteği alamayan bir gencin bu yükün altından kalkması mucizelere bağlı. Bu engel, mesleği sınıfsal bir ayrışmaya mahkûm ederek maddi gücü olmayan yeni mezunları birer "eczane işçisine" dönüştürüyor. Bağımsız bir meslek sahibi olma hayali, yerini giderek derinleşen bir geleceksizlik hissine bırakıyor.

Bu tablonun üzerine bir de eğitim hayatı boyunca omuzlanan KYK borçları eklendiğinde, gençlerin zihnini "Bu borç nasıl bitecek?" sorusu kemirmeye başlıyor. Genç meslektaşlarımız aslında mucizeler değil; sadece adil ve şeffaf bir atama sistemi, emeğe yakışır bir ücret ve mesleki deneyimin gerçekten önemsendiği bir kariyer yolu bekliyorlar. Kendi iş yerini açmak isteyenler için devlet destekli düşük faizli krediler veya kooperatifleşme gibi somut çözümlerin artık masaya yatırılması gerekiyor.

Çözüm başlığı altında en sık dillendirilen öneri, 65 yaş üstü eczacıların emekli edilmesi. Bir diğer öneri ise 65 yaş üstü eczacıların yanında zorunlu eczacı istihdamı getirilmesi. Yardımcı eczacılığın kaldırılmasını savunanlar da var. Hatta daha ileri gidip kısıtlama yasasının tüm maddelerinin tamamen ortadan kaldırılmasını isteyenler de mevcut. Ancak bütün bu önerilere rağmen, mesleğin temel sorununa yönelik gerçekten bütüncül, kalıcı ve yapısal bir çözüm ortaya konulabilmiş değil. Örneğin 65 yaş üstü düzenlemesi… Bu gerçekten sorunu kökten çözüyor mu? Hayır. Yalnızca mevcut tabloya geçici bir rötuş yapıyor. Yaranın üzerini kapatıyor ama iltihabı temizlemiyor. Sorun yerinde durmaya devam ediyor. Kısıtlama yasasının kaldırılması sonrasında ortaya çıkabilecek eczane enflasyonu konusunda ise neredeyse hiçbir somut analiz yok. Piyasanın nasıl şekilleneceğine, mesleki dengelerin nasıl etkileneceğine dair ciddi bir öngörü ortaya koyan yok. Bu adımın sorunu daha da içinden çıkılmaz bir hâle getirme ihtimalini güçlü biçimde dillendiren de yok denecek kadar az. Görünen o ki, geleceği planlamak yerine günü kurtarmaya odaklanıyoruz. Geçici çözümleri “çözüm” zannediyoruz. Oysa mesele yapısal; dolayısıyla yanıtı da yapısal olmak zorundadır. Belki de bu yaklaşım yaşadığımız çağın bir yansıması. Çünkü bu çağ, uzun vadeli ortak aklı değil; kısa vadeli bireysel refleksleri besliyor. Bireyciliği önceleyen bir zihniyet içinde, kolektif bir meslek vizyonu üretmek her geçen gün daha da zorlaşıyor. Ama şunu kabul etmeliyiz: Geleceği geçici tedbirlerle inşa edemeyiz. Cesur, kapsamlı ve mesleğin bütününü gözeten bir akla ihtiyacımız var. Aksi hâlde tartışmalar sürer, ama sorun yerinde kalır.

Son söz olarak şunu söylemek gerekir ki; bugün fakültelerde öğrenimine devam eden veya yardımcı eczacı olarak ter döken bu gençler, mesleğimizin yarınıdır. Onları umutsuzluğa, öfkeye ve mesleğe yabancılaşmaya iten her uygulama aslında hepimizin kaybıdır. Gelen mesajların tamamında hissedilen o derin geleceksizlik kaygısı ve değersizlik hissi, sorunu çözme yolunda odaklanmamız gereken ilk nokta olmalıdır. Bir sonraki yazıda, bu tablonun diğer tarafına, yani sistemin yükünü omuzlarında hisseden serbest eczane sahibi meslektaşlarımıza kulak vereceğiz. Onların gençlerden beklentilerini ve bu sıkışmışlıktan nasıl çıkılabileceğine dair önerilerini tartışacağız. Çünkü diyalog, ancak her iki tarafın da birbirinin sesini duymasıyla başlar.

 



Dosya

Özgür Köşe

Dünyada Eczacılık

Sektörel Bakış

Çepeçevre

Kültür Sanat